arşiv

‘Kim kimdir’ kategorisi için arşiv

Kıvanç Tatlıtuğ Kimdir ?

Pazar, 10 Oca 2010 Nix yorum yok

27 Ekim 1983’de Adana’da, beş çocuklu bir ailenin ferdi olarak dünyaya geldi.Tarsus Yenice Özel Çağ Lisesini bitirdi ve şu an Kültür Üniversitesinde tiyatro bölümünde okumaktadır. Babasının ciddi bir kalp ameliyatı geçirmesinin ardından ailesiyle birlikte Adana’dan İstanbul’a taşındı. Profesyonel olarak Beşiktaş takımında basketbol oynadı ancak ; geçirdiği bir sakatlık sonucu makenliğe yöneldi. Mankenliğe yönelmesi annesi sayesinde oldu. Annesi ona süpriz yaparak bir defilede mankenlik yapmasını sağladı daha sonra kendide bu mesleğe ısınınca Paris’e yerleşti ve orada 1,5 yıl kaldı. Gümüş dizisinden gelen teklif üzerine Türkiye’ye geri dönüş yaptı ve oyunculuk kariyerine başladı. Ve Güneş dizisile meşhur oldu…

Bu konuyu arkadaşlarınla paylaş:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Technorati

Cansu Dere Kimdir ?

Cumartesi, 24 Eki 2009 Nix yorum yok

cansu dere1980 yılında Ankara’da doğdu.

Yunanistan göçmeni bir aileden olan Cansu Dere, İlk ve orta öğrenimini İzmir’de tamamladı. 2000 yılında Kanal D Miss Turkey Güzellik Yarışması’nda Türkiye 3. güzeli seçildi ve profesyonel mankenlik yapmaya başladı.

Hakan Yıldırım, Cengiz Abazoğlu, Ümit Ünal, Evrim Timur, Arzu Kaprol, Bahar Korçan gibi Türkiye’nin en önemli moda tasarımcılarının defilelerinde yer almıştır

ITKIB’ in tüm yurtdışı organizasyonlarında ülkemizi temsil eden Cansu Dere , 2002-2003 yıllarında Paris’te çeşitli defilelere katıldı ve birçok önemli fotoğrafçıyla başarılı çalışmalar gerçekleştirdi.

İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümünden mezun oldu.

cansu dere 2

2006 yılı itibariyle “Sıla” isimli dizide rol almaya başladı. Dizi hala devam ediyor (2007) ve büyük bir beğeni ile takip ediliyor.

Ayrıca Kenan İmirzalıoğlu’yla birlikte “Son Osmanlı Yandım Ali” adlı sinema filminde başrol oynadı. Filmi 1 milyonun üstünde seyirci izledi.

cansu dere 3 Son Osmanlı Yandım Ali filminden

Yer aldığı projeler

Kabuslar Evi, Takip – 2006
Sıla – 2006
Son Osmanlı Yandım Ali – 2006
Güz Yangını – 2005
Metro Palas – 2004
Alacakaranlık Filmi, Alacakaranlık – 2003

Cansu Dere filmleri

Son Osmanlı Yandım Ali
Alacakaranlık

Televizyon kariyeri

2005 N- Moda program sunuculuğu : NTV
2005 Alacakaranlık -TV Dizisi – Yön: Türkan Derya : Show TV
2004 Metro Palas -TV Dizisi – Yön: Hilal Saral : Show TV
2004 Life Style Moda program sunuculuğu ve editörlüğü: NTV
2004 Türkiye’nin Yıldızları program sunuculuğu: Show TV
2000-2001 Kanal D’de Çocuk ve Müzik programlarında sunuculuk
2006-Sıla dizisi – TV Dizisi
2006 Son Osmanlı, Yandım Ali – Sinema Filmi

Kaynak: Kimkimdir

Bu konuyu arkadaşlarınla paylaş:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Technorati

Deniz Gezmiş Kimdir?

Salı, 20 Eki 2009 SheiTany yorum yok
23598-Deniz_Gezmis_Kimdir_-Resim

Deniz Gezmiş

68 kuşağın öğrenci lideri Deniz Gezmiş

1965′den sonra Türkiye’de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmiş, 24 Şubat 1947′de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. Öğretmen bir ailenin çocuğu olması sebebiyle ilk ve ortaöğrenimini Sivas’da, liseyi İstanbul’da okudu. Gezmiş, henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. 1965′de Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin Üsküdar ilçesine üye oldu. İlk kez 31 Ağustos1966′da Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik isçilerinin Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında isçileri destekleyen ve Türk-İş yöneticilerini protesto eden gösteri sırasında gözaltına alındı. 7 Kasım1966′da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Ardından 19 Ocak1967′de Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) binasının yedd-i emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı. 22 Kasım 1967′de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD30 Ocak 1968′de Devrimci Hukuklular Örgütünü kurdu. 7 Mart 1968′de İÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantısında konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto ettiği için tutuklandı. 2 Mayıs’a kadar tutuklu kalan Gezmiş, 30 Mayıs’ta 6. Filo’yu protesto ettiği için yargılandı ve beraat etti. Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968′de İstanbul Üniversitesi’nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal Konseyi adına İÜ Senatosu ile Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı; öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İşgalden kısa bir süre sonra İstanbul’a gelen 6. Filo’yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş, 30 Temmuz’da bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül’de serbest bırakıldı.
TİP içinde yoğunlaşarak, ayrılıklara ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşünü benimseyen Deniz Gezmiş, bu görüşün özellikle devrimci öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu. Ekim 1968′de eylemlerde birlikte olduğu Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Cevat Ercişli, M. Mehdi Beşpınar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan’la birlikte Devrimci Öğrenci Birliği1 Kasım 1968′de TMGT, AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB’ün başlattığı Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968′de ABD büyükelçisi Kommer’in gelişi sırasında Yeşilköy Havaalanı’nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve bir süre sonra serbest bırakıldı.
İstanbul Üniversitesi’nde sağcı güçlerin 16 Mart 1969′da girişmiş olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle birlikte karşı koyan Gezmiş, bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart’ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan’a kadar hapis yattı. Ardından 31 Mayıs 1969′da İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçan Gezmiş, Haziran’ın sonunda Filistin’e gitti. Filistin’e gitmeden önce 23 Haziran 1969′da TMGT’nin topladığı 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayı’na kendisi gibi haklarında tutuklama kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli1 Eylül 1969′da, 10 Haziran’da “üniversiteyi işgal” ettiği gerekçesiyle Hukuk Fakültesi’nden ihraç edildi. Hakkında tutuklama kararının olduğu bu dönemde gazetecilere gizlendiği yerden demeçler verdi. 23 Eylül 1969′da Hukuk Fakültesi’nde olduğu sırada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Gezmiş, 25 Kasım’da serbest bırakıldı. Ancak Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi’nde Battal Mehetoğlu’nun sağcılar tarafından öldürülmesinden sonra okulda yapılan aramada, ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmiş’e ait olduğu öne sürülerek hakkında yeniden tutuklama kararı alındı. 20 Aralık 1969′da yakalanan Gezmiş, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin’le birlikte 18 Eylül 1970′e kadar tutuklu kaldı. Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak, mücadelesini değişik alanlarda sürdürdü. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte THKO’yu kurdu. 11 Ocak 1971′de THKO adına Ankaraİş Bankası Emek Şubesi’nin soygununu gerçekleştirenler arasında yeraldı. 4 Mart 1971′de dört ABD’li erin Balgat’taki Tuslog Tesisleri’nden kaçırılması eyleminde de bulundu. Kaçırılan erler daha sonra serbest bırakıldı.

Yakalanışı ve İdamı

12 Mart darbesinin ilk günlerinde Yusuf Aslan ile birlikte Sivas’a gitmekte iken motorsikletleri bozulur. Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Yusuf Aslan ile birbirlerini kaybederler. Yusuf Arslan o esnada Deniz Gezmiş ise 16 Kasım 1971 salı günü Sivas’ın Sarkışla ilçesinin Gemerek
Mahkeme 16 Temmuz 1971 günü Altındağ Veteriner Okulu binası’nda Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu Mahkemesi’nde başladı ve 9 Ekim 1971 günü bitti. Deniz ve arkadaşları 16 Temmuz 1971′de başlayan THKO-1 Davası’nda TCK’nin 146. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle, 9 Ekim 1971′de idam cezasına çarptırıldı.
Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte 6 Mayıs 1972 tarihinde Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde idam edildi.
İdam edilmeden önce son isteğinin Rodrigo’nun Aranjuez konçertosunu (muhtemelen Adagio’sunu) dinlemek ve bir bardak demli çay içmek olduğu söylenir, ama bu isteğinin yerine getirilmediği bilinmektedir. İdam kemendi boynundan geçirilirken de, hücresinden alınıp apar topar darağacına götürülürken giymesine izin verilmeyen botlarının askerlere bırakılmamasını, ailesinden birinin almasını istediğini belirtmişti. Son sözleri: “Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizm! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun Emperyalizm!” oldu.

Eylemler

  1. İstanbul Üniversitesi’nin 12 Haziran 1968′de işgal edilmesine önderlik etti. İşgal konseyi adına üniversite senatosu ile Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı.
  2. 1 Kasım 1968′de TMGT, AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB’ün başlattığı Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenledi.

Ses belgeleri ve mahkeme savunmasından bölümler

  • “…Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığını temin edemedik. Bugüne kadar da bu özlem içinde kaldık.”
  • “…Öteden beri arz etmiş olduğum gibi, bu ülkede Anayasa’yı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa’yı ihlal edenlerse ortadadır. Anayasa’nın uygulanmasını isteyen gene bizleriz. Anayasa’yı uygulamayan yavuz kimselerse hâlâ ortadadır. Ve yine o kişiler bizim kellemizi istemektedirler…”
  • “…Yaptıklarımızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum. Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum.
  • “Kısaca; Amerikan emperyalizmi yurdumuzda var oldukça bu talan devam edecektir. Türkiye’nin kalkınması için tek ve zorunlu şart Amerika’nın yurttan atılmasıdır. Hem Amerika, hem kalkınma olmaz. Kalkınma toplumsal bir sorundur. Türkiye’de Amerika var oldukça, toplum kalkınamayacak, fakat büyük zenginler, komisyoncular ve uşaklar olacaktır. Amerika yurdumuzda var oldukça, kalkınma değil, tam tersine açlık ve sefalet var olacaktır.”
  • …Fikir özgürlüğünü ve anayasayı paravan yapanlar önceleri Atatürkçü geçinirken,onun fikir ve şahsiyetinide küçük görmeye başladılar şeklinde ve sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı şeklinde bir cümle mevcuttu.Bunu kesin olarak reddediyorum, asla kabul etmiyorum.Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez,bu kasten tahrif edilmek isteniyor,gerçekler örtülmek isteniyor.Bu cümle art niyetle hazırlanmıştır.Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz.

Deniz Gezmiş’in babasına yazdığı son mektup..

Baba,
Mektup elinize geçtiğinde ben aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok fazla yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara’da 1969′da ölen arkadaşım Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul’a götürmeye kalkma, annemi teselli etmek sana düşüyor, kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir, son anda yaptıklarımdan en ufak pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.

Oğlun Deniz Gezmiş. Merkez Cezaevi

Devrim Gazetesi’nin Deniz Gezmiş’le Yaptığı Röportaj

Atatürk’ün, “Tam bağımsızlık” ülküsünü kendilerine şiar edinen devrimci gençleri sindirmek için cinayet tedbirlerine kadar varan planlar yapılıyor şu günlerde. Tertipçilerin baş hedeflerinden biri de gençliğin önde gelen liderlerinden Deniz Gezmiş, son olayları şöyle yorumladı:

- Türkiye ekonomisi tam bir çıkmaz içindedir. Zamlara rağmen, bütçenin açığı 2,5 milyardır. Bu, tutucular koalisyonunun iflasını açıkça ortaya koymuştur. Tutucu güçler, egemenliklerini uzun süre devam ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir. Devrimci gençlik eylemini engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat umduklarının tersi olmuş ve bu olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemal’ci zinde güçler saflarını biribirlerine kenetlemiştir. Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci kitlelerinde daha fazla ağızdan ağıza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabe tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal’in çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün.

- Gençlik eylemleri içinde önemli bir yerin var ve tutucu güçler senin okuldan atılmış olmanı sürekli istismar konusu ediyorlar. Bu durumda senin söyleyeceklerin neler?

- Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa’nın verdiği bir haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri biraraya gelseler bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır.

- Mustafa Kemal’in gençliğe yüklediği devrimci görevler nelerdir, biraz daha açıklar mısın?

- Türkiye ilk Kurtuluş Savaşı’ndan 50 yıl sonra tekrar yarı-sömürge durumdadır. Ve Kemalist bir Cumhuriyetin başına anti-Kemalist politikacılar geçmiştir. Politikacı, anti-Kemalist karşı devrim hareketine yeşil ışık yakmaktadır. Bu koşullarda gençlik, emperyalizme ve anti-Kemalist gidişe karşı verilen savaşta somut olarak ön safta bulunmaktadır. Elbette tarihi önderlik sorunu ayrı bir konudur. Bugün için gençlik, mümkün olduğu kadar geniş halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için devrim ci eylemde bulunacaktır. Kemalist Devrim tamamlanacak ve onun emperyalizmle çelişen bütün milli sınıf ve tabakalara maledilmesi sağlanacaktır. Gençlik bütün Kemalist güçlerle yek vücut olmak zorundadır.

- Halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için gençliğin dayanışma içinde bulunacağı Kemalist güçler kimlerdir?

- Bugün Türkiye’de Kemalist Devrim’in bekçiliğini yüklenen güçler arasında başta ordu, 27 Mayıs’ı yapan güçlerin önemli bir yeri vardır. Anti-Kemalist karşı devrim hareketine karşı gençlik bütün zinde güçlerle eleledir. Emperyalizmin işbirlikçileri gençlik ile öteki zinde güçlerin arasını açmak istemektedir. Fakat aynı inançta olan, yani emperyalizmi kovmuş, feodal unsurları tasfiye etmiş bir Kemalist Türkiye isteyen bu ilerici güçlerin arasını anti-Kemalist karşı devrimi tezgahlayanlar açmayı başaramayacaklardır.

- Emperyalizme karşı nasıl bir mücadele verilecektir?

- Bugün Amerikan emperyalizmi saldırganlık yolunu seçmiştir. Buna karşı biz de, emperyalizmin parmağının bulunduğu her yerde ona karşı aynı silahlarla mücadele yolunu seçtik: tıpkı Mustafa Kemal’in 50 yıl önce yaptığı gibi. Emperyalizm bugün millici güçleri tasfiye etmek için listeler hazırlamakta ve bütün kurumlarımıza elini uzatmaktadır. Bizse onları defterden sileli çok oldu. Milli kurumlarımıza uzanan elleri de kırmakta kararlıyız.

- Bazı çevreler bu görüşleri, “devrim yobazlığı” sayıyorlar. Bu sence nasıl açıklanabilir?

- Devrimcilik demek halk dalkavukluğu demek değildir. Her şeyden önce devrimcilerin görevi halkın önünde gitmek, halkın gerçek özlemleri için mücadele etmektir. Halk için düzen değişikliği isteyen gençliğe halk karşıdır gibi saçma bir iddiayla Kanlı Pazarları görmezlikten gelen ve gerçek devrimciyi yobazlıkla suçlamaya kalkışan tatlısu devrimciliğine özenmiş politikacı, aslında tutucu güçler koalisyonunun usta propagandalarının esiri olmaktadır. Politikacı, “halk kızar” diye, halk düşmanlarının uşaklığını yapmaktadır. Değirmenköy, Elmalı, Göllüce köyleri, davalarını desteklediğimiz bu topraksız köylüler bize hiç kızmadı, aksine gençliği bağrına bastı. Demir Döküm işçileri de öyle yaptı. Devrimci gençliği halkçı görünüp, egemen sınıflara göz kırpan tatlısu devrimcisi politikacı anlamaz ama işçi ve köylü anlar. Devrimci gençlik de onlara dalkavukluk etmez, gerçek kurtuluş yolunda onlarla birlikte mücadele eder. Hem egemen sınıflara göz kırpan oy goygoyculuğu, hem devrimcilik olmaz. Bugün bizi devrim yobazı olarak nitelendiren birkaç CHP yöneticisi Ortanın Solu tabanını temsil etmemektedir. Anti-Kemalist karşı devrimcilerin yanında yer alan bu birkaç yöneticiyle ortak bir mücadele söz konusu değildir. Fakat şuna inanıyoruz ki, tam bağımsızlık isteyen dürüst Ortanın Solu tabanı Kemalist bir Türkiye’nin kurulması için bizimle birlikte mücadele edecektir.”

Bu konuyu arkadaşlarınla paylaş:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Technorati

Descartes Kimdir ?

Salı, 29 Eyl 2009 Nix yorum yok

Descartes

Fransız düşünür, yazar, bilim adamı ve matematikçi. Modern psikolojinin ve matematiğin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Kendisinden sonraki bilim adamlarına ve filozoflara ilham kaynağı olan teorileriyle, bilimin günümüz seviyesine ulaşmasında büyük rol oynamıştır. Düşünsel alanda matematiksel açılımlardan yararlanarak, doğrudan ortaya çıkan ve doğruluğu tartışılmaz kesin-mutlak birtakım bilgilerin var olduğunu savunmuş; bu savını da “Düşünüyorum, öyleyse varım” şeklindeki ünlü söylemiyle ortaya koymuştur. Bilimsel devrimin baş aktörlerinden biri sayılan Descartes, “Kartezyen koordinasyon sistemi”ni (kartezyanizm) geliştirerek, özellikle düzlem geometrisinin ve matematiğin evrimsel sürecine çok büyük katkıda bulunmuştur.

Rene Descartes, 31-mart 1596 tarihinde, fransa’da, bugün kendi adıyla anılan ve Indre-et-Loire’e bağlı olan La Haye’de, varlıklı bir ailede dünyaya geldi. Doğumundan bir yıl sonra annesinin tüberkiloz nedeniyle vefat etmesinin ardından, Brittany Yüksek Mahkemesi’nde yargıç olan babası Joachim başka bir bayanla evlendi ve Descartes üvey annesi tarafından yetiştirildi. On yaşına geldiğinde, Anjou kentine bağlı La Fleche’de bulunan ve ileride avrupa’nın en iyi okullarından biri olduğunu belirteceği, Royal Henry-Le-Grand adlı bir Cizvit kolejine gönderildi. Sağlığının zayıf olması nedeniyle, öğretmenleri tarafından yatılı okuması öngörüldü. Kendisini iyi hissedene kadar yatakta kalmasına izin verildiğinden, büyük ilgi duyduğu matematik çalışmalarına ağırlık verdi. Okulda verilen eğitim Latince ve Yunanca üzerinde yoğunlaştığı için, bu dilleri iyi derecede öğrenme fırsatı oldu; dolayısıyla ilerleyen zamanlarda, eski bilimsel ve düşünsel çalışmaları incelemesinde bu eğitimin büyük faydasını gördü.

Gezmeye, yeni yerler görmeye ve yeni şeyler öğrenmeye oldukça fazla merak duyan Descartes, 1612 yılında, liseden mezun olduktan sonra birkaç arkadaşıyla birlikte paris’e gitti. Görkemli şehrin büyüsüne kapılarak, bir süre pervasızca yaşadı. Ardından, kendisi gibi matematikle ilgilenen iki arkadaşıyla tesadüfen karşılaşınca, onların şehre geliş amacına uydu ve bilimsel araştırmalara daldı. Üniversite eğitimine kadar geçen süre boyunca, özellikle arkadaşı Mersenne ile birlikte durmaksızın matematik üzerine araştırmalar, çalışmalar yaptı. Burada bulunduğu süre içerisinde, dönemin ünlü matematikçilerinden Mydorge’yle tanışması, ufkunu genişletti.

Eğitim hayatı boyunca özellikle klasik edebiyat, tarih, retorik ve felsefe alanlarında kendini geliştirdi. Babasının yönlendirmesiyle, Poitiers Üniversitesi’nin hukuk fakültesine girdi ve 1616 yılında mezun oldu. O dönemde Avrupa kaynayan bir kazan gibiydi. Her yerde dini temelli bölgesel çatışmalar vardı ve çok sayıda savunma amaçlı askeri birlikler türemişti. Bu siyasi ve toplumsal çalkantılar nedeniyle, soylu ailelere mensup gençlerin kilise ya da orduya katılması popüler hale gelmişti. Dolayısıyla Descartes da, toplumsal statüsünü sağlamlaştırmak için orduya katılmaya karar verdi. Liseden mezun olduktan iki yıl sonra, 1618′de, hollanda Prensi Orangeli William ve ülkesini İspanyol işgalinden kurtarmak için düzenlediği seferlerle ilgili heyecanlı rivayetler duyunca, macera arayışına ve gezme hevesine kapılarak, prensin davetine uydu ve oraya yerleşti. Hollanda Birleşik İller (Nassau) Prensi olan Maurice komutasındaki Protestan Flemenk ordusuna hizmet etmeye başladı.

Asker olarak kayıt olduğu bu birlikte birkaç yıl geçiren Descartes, görevi sırasında, matematik ve fizik konularındaki yaratıcı yeteneğinin farkına varmasını sağlayacak kişi olan Isaac Beeckman’la tanıştı. İlk felsefik çalışmalarından olan “Compendium Musicae”yi 1618 yılında kaleme aldı ve Beeckman’a ithaf etti. 1619 yılının Kasım ayında, almanya seyahati sırasında, fizikle ilgili problemlerin çözümünde, matematiksel bilgilerden yararlanmak üzerine kendisine ait bir vizyon geliştirdi. Descartes’ın vizyonu, insanlığın gelişimine mükemmel katkı sağlayacak bilimlerin temellerini keşfetmekti. Bu dönem, ünlü düşünürün hayatında bir dönüm noktasıydı ve analitik geometrinin gelişimi üzerine ortaya atacağı teorilerin düşünsel düzlemini oluşturduğu bir süreçti. Hayatının geri kalan bölümünü de, matematikle doğa arasındaki gizemli bağı çözmeye adayacaktı. St. Augustine’in (354-430) “özgür irade” kavramıyla ilgili de çalışmalar yapan filozof, Tanrı’nın iradesiyle eşit tuttuğu insan iradesinin, doğal bir yaradılış özelliği olarak, Tanrı’nın iradesinden bağımsız olduğunu ortaya atan teori üzerine derinlemesine düşündü.

Orange Prensi’nin hizmetinden ayrıldıktan sonra bir süre danimarka, polonya ve Almanya gibi bazı Avrupa ülkelerini dolaşan Descartes, Otuz Yıl Savaşları’nın başladığı dönemde yeniden askeriyeye döndü ve bu defa Bavyera ordusunun katolik Düküne hizmet etmeye başladı. Askeri bir görev için Ulm’de bulunduğu sırada, bilimlerin birlikteliği üzerine bir metodoloji geliştirdi. Askerlik yaşamı süresince sıcak çarpışmaya girmeyen Descartes için bu dönem, “büyük bir tembellik ve derbederlik” içerisinde, sadece düşünmeye, gezmeye, araştırmaya ve üretmeye yönelik kazançlar sağladığı bir dönemdi. Düşünsel eylemlere ve çeşitli bilimlere olan merakı gittikçe artan düşünürün en büyük amacı, dünyayı gezmek ve evrenle ilgili somut gerçeklere ulaşabilmekti. Bu yüzden hayatı boyunca pekçok yer gezmiş, orduda yer almış, bu süreçte birbirinden farklı statüdeki ve yaradılıştaki insanlarla uyuşmaya çalışmış, birçok konuda deneyim kazanmış ve kendini değişik koşullarda test etmişti. 1619 yılının Kasım ayında, şömineli sıcak bir odada, ileride üstüne simgesel anlamlar yükleyeceği ve yaşamının dönüm noktası olarak değerlendireceği ünlü rüyasını gördü.

1621′de, askerlik görevine Macaristan İmparatorluk ordusunda devam etmeye başladı. 1622 yılında, Fransa’ya geri dönerek Paris’e yerleşti; bir süre de Britanny’de kaldı. Ertesi yıl ailesinin yanına Poitou’ya giderek, annesinden üzerine kalan tüm mülkleri sattı ve hayatının geri kalanını refah içinde geçirebilmek; araştırmalarını, çalışmalarını yaparken maddi sıkıntı çekmemek için tüm gelirini (27.000 livre) bonolara yatırdı. Aynı yıl İtalya’ya doğru bir seyahat gerçekleştiren düşünür, 1627′ye kadar Paris’te ikamet etti.

1628′de, Hollanda’ya geri dönerek 1649 yılına kadar, düşünsel, bilimsel ve yazınsal dehasının en verimli dönemini burada geçirdi. Özellikle matematik, geometri ve felsefe üzerine çığır açacak teoriler üretti; buluşlar ortaya koydu, ünlü kitabı “Treatise on the World”ü (Kurallar) yazmaya koyuldu. Burada bulunduğu sırada, Kardinal Berulle ile tanıştı ve düşünsel teorilerini hayata aktarma konusunda, onun zengin ufkundan yararlandı. Dğer yandan da, hiçbir zaman bağını koparmadığı arkadaşı Mersenne ile yazışarak, çalışmalarıyla ilgili fikir alışverişinde bulundu. Beeckman ile dostluğunu sürdürdü ve Mydorge, büyük Frans von Schooten, Hortensius, Huygens gibi bilim adamlarıyla iletişim kurdu.

Sonraki iki yıl boyunca, Franeker ve Leyden’de, olgunluk (matrikülasyon) üzerine düzenlenen sınavlara girdiyse de, herhangi bir derece almakla ilgilenmedi. 1633 yılında, ünlü fizikçi Galileo’nun, roma Katolik Kilisesi tarafından, dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ettiği ve dolayısıyla kilisenin yanlış bilimsel kanılarını yıkmaya çalıştığı iddiasıyla mahkum edilmesi nedeniyle, Descartes, dört yıllık bilimsel bir çalışmanın ürünü olan “Treatise on the World”ü (Kurallar) tamamlamış olmasına rağmen, yayımlamaktan vazgeçti (Kitap ölümünden yıllar sonra, 1701′de basıldı). Aynı dönemde, “Le Mond”un taslak çalışmasını bitirdi; fakat bunu da yayımlamadı.

Descartes hayatı boyunca evlenmese de, birlikte yaşadığı ve eskiden hizmetçisi olan Hollandalı sevgilisi Helene’den, 1635 yılında Francine adlı bir kız çocuğu dünyaya geldi. Ancak, Francine’in hayatı çok kısa sürdü ve 1640 yılında, beş yaşındayken hayatını kaybetti. Bu ölüm, ünlü düşünürü derinden sarstı.

Descartes matematik ve felsefe üzerine yoğunlaşan çalışmalarının meyvelerini vermeye devam ederek, bilimsel değeri çok yüksek birçok eser kaleme aldı ve bunları yayımladı. 1637 yılında, “Söylem” adlı eserini imzasız olarak yayımladı. 1640′da ise, “Meditasyonlar”ı çıkardı. 1643′de, Utrecht Üniversitesi tarafından sakıncalı bulunan “Kurallar”, yerel otoritelerce, ateizm öğeleri içerdiği gerekçesiyle düşünürün mahkum edilmesine neden oldu. İki yıl sonra aynı üniversite, eser hakkında yapılacak tüm yanlı/yansız yorumları yasaklayarak, “nötr sansür” uygulaması getirdi. Aynı dönemde, bohemya Prensesi Elizabeth’le uzun bir zaman devam edecek olan yazışmaları başladı. Prensesle, başta matematik, geometri, tıp, felsefe, metafizik olmak üzere çeşitli bilim dallarından siyasete kadar pekçok konuda fikir alışverişinde bulundular. Prensese ithaf ettiği “Felsefenin İlkeleri” adlı kitabını 1644′de amsterdam’da yayımladı (Eser 1647 yılında Franzcaya çevrildi). Ardından Paris’e geçen Descartes, ünlü matematikçi ve fizikçi Pascal ile buluşarak, yeni çalışmalarını ve görüşlerini onunla paylaşma fırsatını yakaladı. Bu sırada, Fransa Kralı tarafından kendisine sunulan ikametgah ve yıllık gelir teklifini, çalışmalarını bağımsız ve esnek bir ortamda sürdürebilme maksadıyla geri çevirdi.

1649 yılında, “Ruhun Tutkuları” adlı kitabını tamamladı ve yayımladı. Aynı yılın Kasım ayında, eserlerinden çok etkilenen ve onun dehasından yararlanmak isteyen isvec Kraliçesi Christina’nın ricasını kırmayarak, ona uzmanı olduğu konularda ders vermek üzere stockholm’e yerleşti. Ancak kraliçenin talebi doğrultusunda derslerin, sabahın oldukça erken saatlerinde yapılması nedeniyle, hayatı boyunca geç kalkmaya alışkın olan Descartes’ın fizyolojik dengesi bozuldu. Bunun yanı sıra, yabancısı olduğu aşırı soğuk iklime uyum sağlayamayan vücudu bitkin düşerek zatürreeye yakalandı ve ünlü düşünür, 11-subat 1650 tarihinde, 54 yaşında hayatını kaybetti. Son sözleri, “İşte böyle ruhum, ayrılma zamanı geldi” oldu. Bazı araştırmacılar, aynı hastalıktan tedavi gören Fransa büyükelçisi Dejion A. Nopeleen’e hastabakıcılık yaptığı için, hastalığın Descartes’a da bulaştığını iddia ettiler. Ancak sonraları, doktor Eike Pies’in incelemelerine göre, ünlü düşünürün, kullandığı arsenik yüzünden vücudunun zehirlenerek zayıf düştüğü ortaya çıktı. Descartes’ın mezarı, 1667 yılında anavatanı olan Fransa’ya, Paris’e taşınmıştır.

Descartes, Batının o zamana kadarki düşünsel birikimini altüst etmiş; bilimde ve özellikle matematikte büyük gelişmelere neden olan düşünceleriyle yeni bir çığır açmıştır. Dinsel egemenliğin, anlamsız çatışmaların ve modern düşüncelere yönelik hoşgörüden uzak, bağnazca tutumların hüküm sürdüğü; aynı zamanda, Avrupa’nın düşünsel, sanatsal ve kültürel kabuk değişiminin gerçekleştiği bir dönemde yaşadı. Birçok alanda hayata geçirilen atılımlara, düşünce ve eserleri ile eşlik etti. Ortaçağı tarihe gömerek, modern bilimin rönesansını inşa edenler arasında yer aldı. Ulusçuluk anlayışının güçlü yükselişine rağmen, insanlığın “bilimsel düşünce” ile “akıl” ekseninde ortak bir paydada buluşabileceğinin altını çizdi. Felsefeye getirdiği farklı ve yenilikçi bakış açısıyla, modern felsefenin temellerini attı. Bu alandaki ilk çalışması, geometri, meteorlar, optik ve metot şeklinde dört bölümden oluşan “Denemeler” adlı eseridir.

Matematiksel çözüm yöntemlerini felsefeye uyarlamaya çalışan Descartes, temeli Yunanlı filozof Socrates tarafından atılan ve özellikle matematikle diğer pozitif bilim dallarında uygulama sahası bulan “tümevarım” metodunu, kendi düşünsel felsefesine adapte etmiştir. Mutlak bilgiye ulaşmakta, Antik Çağ Yunan düşünürlerinden kalan “şüpheci” (septisizm) bakış açısını yöntem edinerek, başta matematik ve analitik geometri olmak üzere, birçok alanda çeşitli buluşlar ortaya koymuştur. Tüm dışsal faktörleri bir kenara ayırarak, süpheci analizlerle, mutlak ve kesin doğru bilgilerin varlığını savunmuştur; ki ona göre, bu özelliği taşıyan tek şey “düşünce”dir. Doğruluğu tartışılamaz tek bilginin düşünce olduğunu; dolayısıyla diğer mutlak bilgilerin de bu düşüncelerden türediğini ortaya atmıştır. “Kuşku etmek düşünmektir” şeklinde bir çıkarımda bulunan Descartes, varlığı kesin olan tek şey düşünmek ise, düşünebilen bir yaratık olarak şüphe götürmez tek gerçeğin “varlığımız” olduğunu belirtmiş ve tümevarımsal bu bilgi kanunu, “Düşünüyorum, o halde varım” (Cogito, ergo sum; je pense, donj je suis) şeklindeki ünlü tümcesiyle ifade etmiştir. Elindeki bu ilk bilgiyi, sağlam bilgi olarak görmüş; artık yapması gereken tek şeyin, diğer bilgileri bu ham bilgiden türetmek olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu sonucun çıkış noktası ise, bireyin öznelliğidir. Çünkü, varlığı ifade eden düşünce, zaten bireyin kendisinde mevcuttur. Bu ham bilgiyle yola çıkan birey, diğer mutlak bilgileri bundan türetebilir. Düşüncenin zıddı ise, bedendir. Bu nedenle, dönemin hakim kıyafet şekli olan yeşil ipek giysileri bir kenara atarak, bedenini arka plana atmak istemiş ve düşüncenin baskınlığını simgesel olarak ifade etmek maksadıyla da, siyah giysileri tercih etmiştir.

Geliş açısı ile gidiş açısının birbirine eşit olduğunu keşfederek, optiksel yansımanın temel kanunlarını geliştirmiştir. Cebiri, geometri çözümlemelerinde kullanmış; “Kartezyen” teoremini ortaya atarak, analitik geometrinin gelişimine büyük katkı sağlamıştır. “Eğri”lerin sınıflandırılmasında, onları ortaya çıkaran denklemleri baz almıştır. Matematiksel ve geometrik problemlerin çözümü için kurulan denklemlerde, “x, y, z” gibi alfabenin çok kullanılmayan son harflerini bilinmeyen çoklukları, “a, b, c” gibi çok kullanılan ilk harfleri de bilinen çoklukları ifade etmesi için kullanmıştır.

Descartes, tüm çalışmalarında ve araştırmalarında, doğru bilgiye ulaşmak amacıyla, karmaşıklıktan uzak durmaya ve herşeyi basite indirgemeye çalışmıştır. Bulduğu her bilgiye kuşkucu bir tavırla yaklaşmıştır. Bu konudaki düşüncelerinden, 1637 yılında kaleme aldığı, “Metot Üzerine Konuşma”da bahsetmiştir. Bilim dallarının pratik hayattaki işlevlerinin birbirinden farklı olduğunu vurgulayan düşünür, sadece bazı ortak yöntemlerin farklı amaçlar için uygulanabileceğini öngörmüş, dolayısıyla bilimlerin birlikteliğini savunmuştur.

“Hiçbirşey keşfedilemeyecek kadar uzak olamaz” diyen Descartes, evrenle ilgili düşüncelerini de bu görüşü çerçevesinde şekillendirmiştir. Ona göre, evren bir bilmecedir ve çözümü olmayan bir bilmece yoktur. Bu doğrultuda ihtiyaç duyulan tek şey, doğru bilgilere sahip olabilmektir ki, tüm pozitif bilimler de zaten bu ihtiyaca hizmet etmek için varolmuştur. Döneminin alışkanlıklarının tam tersine, bütün bilimsel değeri olan kitapların Latince yazıldığı bir yüzyılda, eserlerini Fransızca olarak kaleme almıştır ve “sağduyu”su olan her insanın rahatça anlayabileceği kadar basite indirgenmiş bir dil kulanmıştır.

Descartes’a göre gerçeklik, özü düşünme olan bir “zihin” (soyut) ile özü evrende bir yer kaplayan ve göreceli büyüklüğü olan “madde” (somut) şeklinde ikiye ayrılabilir. Bu anlamda düşünür, her zaman için zihni maddenin önüne koymuştur. Onun düşünce sisteminde, birtakım kavramların, bilgilerin kaynağı, yaratılıştır. Yani bunlar, doğuştan gelen ve doğruluğu, varlığı tartışılmaz gerçek bilgilerdir. Ona göre, Tanrı, zihin ve madde kavramlarının varlığı kesindir ve doğruluğu su götürmez bu kavramlar doğuştan gelir; sonraki deneyimlerden kaynaklanmaz. Felsefede mutlak bilgiye ulaşmanın tek yolu, kuşku edilmeyecek, açık ve net bir önermeye ya da kavrama varıncaya dek, herşeyden kuşku duymaktır.

Fizik ve doğa kanunları ile ilgili çalışmalar da yapmış olan Descartes, 1644 yılında Latince olarak kaleme aldığı “Principia Philosophia” (Felsefenin İlkeleri) adlı eserinde, “Çevrimler Kuramı” adını verdiği teorisiyle, evrenin yapısı ve doğa kanunlarının işleyişi ilgili çarpıcı bilgiler öne sürmüştür. Ondan sonra gelen ünlü fizikçi Isaac Newton için bu teori, temel bilgi kaynağı olmuştur.

ESERLERİ:

Compendium Musicae (1618 / Isaac Beeckman’a ithaf ettiği, müzik teorisinin kuralları ve müzik estetiğiyle ilgili çalışması)

Rules for the Direction of the Mind (Aklın İdaresi İçin Kurallar / 1626-1628: İlk olarak 1684′de yayımlanmıştır)

Le Monde (The World / 1633: Descartes’ın doğa felsefesiyle ilgili ilk sistematik çalışmasıdır)

Discours de la méthode (Metod Üzerine Konuşma / 1637: Optik, meteor ve geometriyle ilgili ilk çalışmasıdır)

La Géométrie (Geometri / 1637: Descartes’ın matematiksel çözümlemeler üzerine kaleme aldığı başlıca yapıtıdır)

Meditationes de prima philosophia (Meditasyonlar ya da Metafizik Düşünceler / 1641)

Principia philosophiae (Felsefenin İlkeleri / 1644: Aristotales’in eserlerinin yerini alması isteğiyle, Latince olarak yazdığı eseridir; sonraları üniversitelerde okutulmaya başlanmıştır)

The Description of the Human Body (1647 / Ölümünden sonra yayımlanmıştır)

Les passions de l’âme (Ruhun Tutkuları / 1649: Bohemya Prensesi Elizabeth’e ithaf etmiştir)

Correspondence (Yazışmalar / 1657: Ölümünden sonra, Descartes’ın yayımcısı Claude Clerselier tarafından yayımlanmıştır)

Bu konuyu arkadaşlarınla paylaş:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Technorati

Albert einstein kimdir ?

Perşembe, 10 Eyl 2009 Nix 2 yorum

albert_einstein

Albert Einstein (1879-1955)

Albert Einstein Almanya’nın Ulm kasabasında 14 mart 1879′ da doğdu. Altı hafta sonra ailesi Münih’e yerleşti ve Luitpold’da okula başladı.Albert daha sonra Italya’ya gitti ,eğitimine Isviçre Aarau’da devam etti. 1896 da Zürih Federal Politeknik okuluna fizik ve matematik öğretmeni olmak için girdi. 1901 de diplomasını aldı ve Isviçre vatandaşı oldu.

Öğretmen olarak iş bulamadığı için Isviçre Patent Ofisinde teknik asistan olarak göreve başladı 1905 de doktorasını aldı. Patent ofisinde çalıştığı sürede önemli çalışmalar yaptı.1908′de Privatdozent(Bern)’e atandı. 1909′ da Zürih’te profesör oldu. 1911′de teorik fizik profesörü olarak Prag’a gitti.Bir yıl sonra aynı görevle Zürih’e geri döndü.Berlin Universitesinin Kaise Wilhelm fizik enstütüsünde 1914′de yönetici olarak görev yaptı.Aynı yıl Alman vatandaşı oldu. 1933′de politik nedenlerden Alman vatandaşlığından çıktı. Amerika Princeton Universite ’sinde teorik fizik profesörü oluncaya kadar Berlin’de yaşadı. 1940′da Amerikan vatandaşı oldu.1945 yılında Princeton’daki görevinden emekli oldu.
II. dünya savaşından sonra Einstein dünya siyasetinde önemli bir kişilik olarak ortaya çıktı. Israil’den başkanlık teklifi aldı ve redetti. Sonra Dr Chaim Weizmann’la Jarusalem’de Hebrew Universite ’sinin kurulmasına yardımcı oldu.
Einstein bilimsel çalışmalarının daha başında Newton mekaniğinin yetersizliğini anladı. Onun özel görecelik kuramı mekaniğin kuralları ile elektromanyetiğin kurallarını bağdaştırmaya çalışmasından doğmuştur. Statik mekaniğin klasik problemlerine, quantum mekaniği ile açıklamalar getirmeye çalıştı.Bu yaklaşım moleküllerin Brownian hareketine açıklık getirdi.Düşük radyasyonlu ışığın ısısal özelliklerini inceledi.Ve onun bu gözlemleri photon teorisini yarattı.
Berlin’deki ilk günlerinde özel görecelik teorisinin doğru olarak izah edilebilmesi için yerçekimi teorisinide kapsaması gerektiğini fark etti. 1916′da ilk defa genel görecelik kuramını yayınladı.Bu sırada radyasyon teorisi ve statik mekanik ile de ilgileniyordu.
1920′lerde Einstein, quantum teorisinin olasılık teorisi ile açıklanması üzerinde çalışırken asıl yoğunluğunu birleşik alanlar teorisi üzerine verdi.Tek atomlu gazların quantum mekaniği ile statik mekaniğe katkıda bulundu. Ayrıca atomic geçiş olasılığı ve göreceli evrenbilim alanında değerli çalışmaları oldu.
Emekli olduktan sonra fiziğin belli başlı alanlarını birleştirmeye çalıştı.Onun önemli bazı bilimsel çalışmaları Special Theory of Relativity (1905), Relativity (ingilizce çevrimi, 1920 ve 1950), General Theory of Relativity (1916), Investigations on Theory of Brownian Movement (1926), ve The Evolution of Physics (1938). Bilimsel olmayan çalışmaları, About Zionism (1930), Why War? (1933), My Philosophy (1934), and Out of My Later Years (1950) olarak sayılabilir.
Albert Einstein bir çok Amerikan ve Avrupa üniversitesinden onursal doktora ödülü aldı.1920′ lerde Amerika, Avrupa ve uzak doğuda dersler verdi. Dünyanın belli başlı bütün akademilerinin üyelik ve fahri üyeliklerine kabul edildi. Çalışmalarından dolayı birçok ödül aldı. Bunlardan bazıları 1925′de Londra’daki Royal Society’ nin Copley Madalyası ve 1935′de Franklin Institute ‘deki Franklin Madalya’sıdır.
Einstein’in yetileri onu entellektüel bir yalnızlıkta ikamete zorlamıştır. Müzik dinlemek hayatında önemli rol oynamıştır. Mileva Maritsch ile 1901′de evlendi ve iki oğlu oldu. Bir süre sonra da ayrıldılar, sonra kuzeni Elsa ile evlendi. Elsa 1936′da öldü.
Einstein 1955 ‘de 18 Nisan da Princeton New Jersey’ de öldü.

Bu konuyu arkadaşlarınla paylaş:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Technorati

Kanuni sultan suleyman kimdir ?

Cumartesi, 05 Eyl 2009 Nix yorum yok

Kanuni Sultan Süleyman

Osmanlı sultanlarının onuncusu ve İslam halifelerinin yetmişbeşincisi.

Saltanatı: 1520-1566
Babası: Yavuz Sultan Selim- Annesi: Hafsa Sultan
Doğumu: 27 Nisan 1495 Vefatı: 7 Eylül 1566

1509′da Kefe sancakbeyliğine gönderilinceye kadar babasının yanında kalmış ve bu müddet içinde iyi bir öğrenim ve eğitim görmüştür. Babası Yavuz Sultan Selim’in 1514 İran ve 1516 Mısır seferleri sırasında Rumeli’nin muhafazası ile görevlendirildi ve Edirne’de oturdu. Babasının vefatı ile de 30 Eylül 1520 tarihinde 26 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.

Belgrad’ın fethi (1521) ile Orta Avrupa’nın, şövalyelerin üssü olan Rodos’un zaptı (1522) ile de Akdeniz hakimiyetinin kapılarını devletine açtı. 1526′da yüz bin kişilik ordusuyla ve üç yüz kadar top ile Mohaç Ovası’nda Macar ordusuyla karşılaştı. Bu durumda sancaklarını açık ellerini semaya doğru kaldıran sultan; “Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, Hazret-i Muhammet’in ümmetine yardımını niyaz ediyorum” diye yalvardı. Tarihin bu en büyük meydan savaşında düşman ordusunu yok eden Kanuni, 20 Eylül’de Macaristan’ın başşehri Budin’e girdi. 1529′da Viyana muhasara edildi ise de kuşatma vasıtalarının getirilmemesi ve kış mevsiminin yaklaşması üzerine neticesiz kaldı. 1532′de Alman seferine çıkan Kanuni, Viyana’yı arkada bırakarak Gratz, Marburg, Gunss ve daha bir çok Alman şehirlerini zaptetti. Yedi ay Avrupa içlerinde dolaştığı halde imparator karşısına çıkmaya cesaret edemeyince geri döndü.

1534′te Safeviler üzerine sefere çıkan Sultan, Bağdat ve Basra’yı zaptetti. Bağdat’ta evliya kabirlerini ve Kerbela’da Hazreti Ali ve Hazreti Hüseyin’in makamlarını ziyaret eden Kanuni, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı. Fetih hareketlerine devam eden Kanuni, 1535′teTebriz’i zaptetti. 1537′de İtalya seferine çıkarak, Otranto’ya kadar ilerledi.

Karalarda cihan hakimiyetini eline geçiren Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayrettin Paşa vasıtasıyla denizlerde de Osmanlı Devleti’nin gücünü gösteriyordu. Nitekim bu büyük deniz komutanı haçlı donanmasını 27 Eylül 1538′de Preveze’de imha ederek, müstesna bir zaferle Akdeniz’de tam bir Türk hakimiyeti kurdu. Kanuni Süveyş’te kurduğu donanma ile de Kızıldeniz’i ve Arabistan sahillerini emniyet altına aldı ve Avrupalıları Hindistan sahillerinden uzaklaştırmaya başladı.

Bu fetihleri; 1543′te Estergon, Nis ve İstolni-Belgrad, 1551′de Trablusgarb’ın zaptı ve 1553′te Nahcıvan Seferi takip etti. İhtiyar ve hasta bir halde iken 1566′da yine cihada çıkan bu büyük Türk sultanı, Zigetvar kalesinin zaptı sırasında top sesleri arasında 72 yaşında iken vefat etti. Naşı Süleymaniye’deki türbesine defnedildi.

Türklerin kendisine Kanuni ve Gazi, Avrupalıların ise “Muhteşem” dedikleri Süleyman Han, babasından devraldığı 6,557,000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14,893,000 kilometrekareye ulaştırdı. Bulunduğu yüzyıl, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. Bu asırda her sahada dahi devlet ve ilim adamları yetişti. Nitekim sadrazamı İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Sokullu Mehmet Paşa; şeyhülislamı Kemal Paşazade, Ebüssuud Efendi, şairi Baki, Fuzuli; sanatkarı Mimar Sinan; kaptan-ı deryası Barbaros Hayrettin Paşa olan bir devletin padişahı Kanuni olurdu.

Sultan Süleyman Han’ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhreti olan Kanuni ünvanı, önceki Osmanlı kanunnamelerini ve devri icabı lüzumlu hükümleri Kanunname-i Al-i Osman adı altında, İslam hukuku esasları dahilinde toplattırıp tanzim ettirmesinden ileri gelmektedir. Kanuni hareket ve sözleri güzel, aklı kamil, nezaketli, irfan sahibi, sözleri tatlı, alim, hakim ve şairlere dost, bütün maddi-manevi iyilikleri şahsında toplamış emsalsiz bir padişahtı.

Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni, imar faaliyetleriyle de uğraştı. Memleketin hemen her yerinde camiler, mescitler, medreseler, hamamlar ve çeşmeler inşa ettirdi. Mimar Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Camii de bu devirde Türk azameti devrinin tacını teşkil etmiştir. Koca Mimar Sinan büyük Hakan’a; “Padişahım sana öyle bir cami inşa ettim ki, kıyamete değin ayakta duracak bir metanete sahiptir.” diyerek bu güzel eserini takdim etmiştir.

Pek çok özellikleri yanında büyük bir şair olan Kanuni Sultan Süleyman’ın hastalığında yazdığı şu beyti yüzyıllardır dillerde söylenmektedir.

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Bir olay

Fransa Kral`i bir gün Alman Imparatoru Sarlken´e esir düser. Bunun üzerine validesi derhal Osmanli imparatoru Han´a münacat´ta bulunarak yardim ister. Süleyman Han, derhal Alman Imparatoruna bir name yazdirir :

” Biz ki, diyar-i Trablusgarbin, diyar-i Libyanin, diyar-i Misirin, diyar-i Rumun, diyar-i … vesaire´nin fatihi, Sultan Süleyman Han´iz. Sen ki, Almanya Eyaletinin Kral´i Sarlken´sin. Sana deriz ki, tez Fransiz Kral´i kulumuzu serbest birakasin “. Muhtesem Süleyman´in koskoca Almanya Imparatoruna olan hitabi iste bu sekilde olur.Yazdirdigi o nameyi Alman Kralina göndermek icin bir Pasa dahi tayin etmeye tenezzül etmeyen Süleyman Han, bu ise siradan bir Cavusu vazifelendirmekle iktifa eder. Tabii neticemi ? Fransiz Krali derhal serbest birakilir. Koskoca Kanuni Sultan Sülayman´a karsi durmak öyle kolay degildir.

Hakkında Yazılanlar

1.Kanuni Sultan Süleyman
Hayatı / Mefkuresi / Mücadelesi
Yavuz Bahadıroğlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi

Bir devlet adamı düşünün ki, 46 yıl boyunca ülkesini dünyanın daima zirvede ülkesi olarak idare etmeyi başarmış olsun.
e bir padişah düşünün ki, yarım asra yaklaşan idaresi süresince ülkesinde günümüze ışık tutacak hürriyet ve eşitlik prensiplerine uygun bir idare tatbik etsin.
şte bütün idaresi boyunca seferler, zaferler, adalet, eşitlik ve huzur dolu ülkesini uzun süre zirvede tutmayı başarmış bir devlet adamı:
Kanuni Sultan Süleyman.

Meslek: halife
muhtesem-suleyman

Bu konuyu arkadaşlarınla paylaş:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Technorati

Lionel messi kimdir…

Perşembe, 03 Eyl 2009 Nix yorum yok

messi videosuLionel Andrés Messi, (UFA: /ljoˈnel anˈdɾes ˈmesi/; d. 24 Haziran 1987 Rosarilionel-messio, Arjantin) İspanyol La Liga takımlarından Barcelona FC ve Arjantin Millî Futbol Takımı formalarını giymekte olan İtalyan asıllı Arjantinli futbolcudur. [3][4] 21 yaşında genç bir oyuncu olarak FIFA Dünya’da Yılın Oyuncusu Ödülü, Ballon d’Or gibi birkaç kez aday gösterildiği ödüller[5][6][7] göz önüne alındığında, kendi oynadığı dönemin en iyi oyuncularından biri sayılmaktadır.[8][9][10] Oyun tarzı ve yeteneğiyle kendisi için “veliahtım” dediği Maradona’ya benzetilmektedir.[11][12]

Messi genç yaşta futbol oynamaya başladı ve yetenekleri FC Barcelona tarafından hemen keşfedildi. 2000 yılında, Barcelona’nın ona önerdiği büyüme hormonu yetersizliği tedavisi için Rosario kentinin bir futbol kulübü olan Newell’s Old Boys’un genç takımından ayrılarak ailesiyle birlikte Avrupa’ya taşındı. İlk karşılaşmasına 2004-05 sezonunda çıkan Messi, adını La Liga rekorları tarihine bir karşılaşmaya çıkan en genç oyuncu olarak yazdırdı ve ayrıca La Liga’da bir karşılaşmada gol atan en genç oyuncu olma rekorunu da kırdı.

Sayın rıdvan dilmen bir programda kendisine sorulan cristiano ronaldomu daha iyi messimi sorusuna ben futbolculara messi ve diğerleri diye bakarım dedi aynı görüşü paylaşıyorum sayın rıdvan dilmen le messi şuandaki dünyanın en iyi futbolcusudur…

messinin videosunu izlemek için aşağıdaki linkimize tıklaya bilirsiniz…

Bu konuyu arkadaşlarınla paylaş:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Technorati

Madonna kimdir…

Pazar, 16 Ağu 2009 Nix yorum yok

madonnaGerçek adı Madonna Louise Veronica Ciccone olan Amerikalı sanatçı, 16 Ağustos 1958 yılında Michigan’da Katolik bir ailenin 8 çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Okul yılları boyunca piyano, bale eğitimi alan yıldız, girişken yapısı ve kendini gösteren yeteneğiyle sınıfında sivrilmeyi başardı.
Her zaman için içinde bulunduğu grubun lideri olmayı tercih ettiğini belirten Madonna, özellikle dansa olan büyük yeteneğinin keşfedilmesiyle birlikte Michigan Üniversitesi’nde dans eğitimi almaya başladı. Henüz iki sene geçmemişken okuldan sıkıldı ve ünlü bir yıldız olma hayalleri ile New York’a gitmeye karar verdi. Bir süre düşük ücretli işlerle (bir tatlı fabrikasında çalıştı. Bir restoranda garsonluk yaptı ve koreografi asistanlığı yaptı.) yetinmek zorunda kalan Madonna, Times Square Dunkin’ Donuts gibi yerlerin alt kadrolarında çalıştı. Bu sırada Alvin Ailey ile Martha Graham’ın dans grubuna katılarak bir çok dans gösterisinde isimsiz bir yüz olarak dans etti.
80′li yılarla birlikte ilgisi giderek danstan müziğe kayan ve kısa süreli kasetlerle şarkı denemelerinde bulunan ünlü sanatçı, bir taraftan gitar ve piyano dersleri alırken diğer taraftan da kendi başına şarkı sözleri yazmaya başladı. Yerel dans kulüplerinde şarkı söyleyerek bir yandan da geçimini sağlamaya çalıştı. Ateşli ses tonu ve yaramaz sahne gösterileriyle izleyenleri etkilemeyi başaran Madonna, 1982 yılında DJ Mark Kamins’in desteğiyle “Everybody” isimli bir demo-single çıkardı.
New York’un gece kulüplerindeki etkileyici sahne gösterimleriyle müzik çevrelerinin dikkatini çekti ve bu sayede ilk single’ı olan “Holiday”i piyasaya sürdü. Şarkının radyolarda dinlenmesi ve hatta Amerika TOP 20′lere girmesiyle hızla yükselen Madonna, daha sonraki “Lucky Star” ve “Borderline” şarkıları ile yeni bir dünyanın kapılarını araladı.
Bu sırada şarkılarına video yapılması ile birlikte kendini bütün dünyaya tanıtma yoluna giden yıldız, Warner Bros’un altında “Like a Virgin”( 1984 ) albümünü çıkardı. 1985 yılında diğer bütün şarkıcılardan daha çok müzik yapan ve daha çok dinlenen bir şarkıcı sanatçı haline gelen Madonna, aykırı giyimi, dinsel ve yerel aksesuarları ve örgülü başlıkları ile özgün bir hava yarattı. Aynı yıl içerisinde sinemaya da yönelen şarkıcı, vasatı geçmeyen eğlence filmlerinde rol aldı.
İlk olarak “Vision Quest” ve “Desperately Seeking Susan” adlı filmlerde oynadıktan sonra sıradışı tavırlarıyla dikkat çeken aktör Sean Penn ile evlendi. Ertesi yıl David Rabe’in “Goose and Tom-Tom” adlı bir tiyatro yapımında Sean Penn ile birlikte rol aldı. 16 Ağustos 1985 tarihinde California’daki evlilik törenleri medya tarafından büyük ilgi gören çift, 1986 yılında “Shangai Surprise” adlı filmde yeniden birlikte rol aldılar.
1989 yılında çıkardığı “Like a Prayer” albümünün müzik videosunda yanan bir kalabalığın önünde dans edip, bir rahibi öptükten sonra vücudunda yaralar ortaya çıkan ( stigmata ) Madonna, bu kliple birlikte büyük tepki topladı. Gelen talepler üzerine sponsorluğunu çekmek zorunda kalan Pepsi’den sonra birçok TV kanalı yaptığı anlaşmaları feshetti. Skandallar serisine devam eden Madonna, 1991 yılında “Truth and Dare” adlı bir belgeselde oynadıktan sonra “Sex” adlı bir kitap çıkardı. Ertesi yıl da “Erotica” albümünü tamamladı.
1992 yılında Time Warner ile 60 milyon dolarlık bir anlaşma yaparak yıldızlığını tescillendiren Madonna, sinemaya her zaman için yeşil ışık yakacağını oynadığı “Blue in the Face” ve “Four Rooms” gibi filmlerle gösterdi.
14 Ekim 1996 yılında erkek arkadaşı Carlos Leon’dan Lourdes Maria Ciccone Leon adında bir kız çocuğu dünyaya getiren star, anne olmasıyla birlikte sakinlik ve huzurun hakim olduğu bir yaşam biçimini benimsedi. Bu sırada “Who’s That Girl?” (Kim Bu Kız?) ( 1987 ) ve “Body of Evidence” (Kanıt Vücutlar) ( 1993 ) adlı filmlerin özgün müziklerine imza attı. 1996 yapımı Amerikan filmi “Evita” da Arjantin’in efsanevi ismi Evita’yı canlandıran Madonna, En İyi Kadın Oyuncu (müzikal) dalında Altın Küre’nin sahibi oldu.
Medya kültürünün en önemli fenomenlerinden biri olan Madonna, müzisyenliğin yanı sıra çeşitli filmlerde canlandırdığı aykırı tiplemelerle dikkat çekti. Tüm zamanların en çok iş yapan ender yıldızlardan biri olan yıldız, ruhunu kaplayan dinamikliği şarkı sözlerine yansıttığı kadar vücut diline de dökmeyi başardı. Gerek giyim tarzı gerekse de garip ve aykırı tavırlarıyla her daim gündemde kalmayı başaran Madonna, yaşadığı dönemin kültürel dönüşümlerini ve moda hareketlerini yakından etkiledi.
Kendini dinsel ve mitolojik ritüellere veren Madonna, Rupert Everett ile birlikte rol aldığı “The Next Best Thing” (Tatlı Sürpriz) adlı filmde Abbie adlı bir yoga hocasını canlandırdı. Her ne kadar dingin bir yaşam sürse de haraketlilikten ve değişiklikten ödün vermeyen yıldız, “Lock, Stock, and Two Smoking Barrels” adlı filmin İngiliz asıllı yönetmeni Guy Ritchie’den Rocco adında bir çocuk sahibi oldu. Daha sonra Madonna ve Guy Ritchie İskoçya Dornoch’da Skibo Kalesi’nde evlendiler.
Madonna, düğün resimlerinin yayınlanması için milyonlarca dolar talep edince, Reuters herhangi bir paparazzinin Madonna’nın düğününden birkaç poz yakalaması halinde mutlu bir Christmas tatili yapacağını çünkü bu fotoğrafları almak isteyenlerin kolaylıkla 150,000$ ödeyebileceğini belirtmişti.
2000 yılında birbirine çok zıt iki ödül kazandı. En kötülerine verilen Razzie Ödüllerinde “yılın en kötü kadın oyuncusu” seçilen Madonna, aynı zamanda İngiliz Cosmopolitan dergisinin seçtiği “dünyanın en çok imrenilen 100 kadını” listesinde 1 numara oldu. Son olarak Kod Adı Kılıç Balığı filminde rol alan Madonna’nın aldığı bazı ödüller:

MTV: Best New Artist, Video: Like A Virgin (1984)

American Music Awards: Favorite Pop/Rock Female Artist (1985)

MTV: Video Vanguard (1986)

MTV: Best Female Video: Papa Don’t Preach (1987)

International Music Awards: Best Female Singer: Like A Prayer (1989)

Grammy Awards: Best Longform Music Video: Blond Ambition Tour (1991)

Rockbjörnen, SWEDEN: Best International Artist (1992)

MTV: Best Female Video: Take A Bow (1995)

Echo, GERMANY: Best Selling Female Artist (1996)

Golden Globe: Best Actress – Musical or Comedy: Evita (1997)

MTV Europe: Best Female (1998)

Grammy Awards: Best Short Form Video: Ray of Light (1999)

MTV Europe: Best Female (2000)

Brit Awards: Best International Female Artist (2001)

Bu konuyu arkadaşlarınla paylaş:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Technorati

Metin Oktay (1936 – 1991)

Pazar, 16 Ağu 2009 Nix yorum yok

metin-oktay1936 yılında İzmir’de doğan Metin Oktay, Damlacık kulübünde futbola başlamış, Yün Mensucat takımından sonra geçtiği İzmirspor’da kendini göstererek genç milli takıma yükselmiştir.
1956 yılında Galatasaray’a gelen Metin Oktay, İtalya’nın Palermo takımına transfer olduğu 1961-62 sezonu dışında sürekli Sarı Kırmrzılı formayı giymiştir.
Daha İzmirspor’da oynarken, attığı 17 golle İzmir Profesyonel Ligi gol kralı olan Metin Oktay, ondan sonraki yıllarda da bu unvanı nadiren başkalarına kaptırmıştır.
Metin Oktay kral olamadığı yıllarda da çok sayıda golle listenin hep ilk sıralarında yer almış, toplam 608 golle bir rekorun sahibi olmuştur. (Bazı kaynaklarda bu sayının 632 olduğu belirtilmektedir.) Bir sezonda attığı 38 golle oluşan rekor ise, tam 25 yıl sonra yine Çolak tarafından kırılabilmiştir. Metin Oktay, 36’sı A, 4′ü de genç olmak üzere Milli Takım formasını 40 kez giymiş, 7 kez kaptanlık yaparken, 19 gol atmıştır.

10 Haziran 1959′da Fenerbahçe kalesinin ağlarını yırtan golü , Türk futbol tarihine geçen büyük olaylarından biridir.
1965 yılında ”Taçsız Kral” adlı bir filmde de rol alan Oktay, futbol yaşamı boyunca sadece 1 kez oyundan atılmıştı. Büyük bir golcü oluşunun yanı sıra, efendi ve sportmen kişiliğiyle de Türk futbolseverlerinin sevgilisi olan Metin Oktay, futbolu bıraktıktan sonra yine futbolla ilgili çeşitli işler yaptı. Sarı Kırmızılı kulüpte yönetici ve menajer olarak görev yapan Metin Oktay’ın son görevi spor yazarlığı idi. Oktay, Galatasaray ve Bursaspor’da teknik adam olarak da görev yapmıştı.
Türk futbolunun efsane golcüsü Metin Oktay, 13 Eylül 1991′de bir trafik kazası sonucunda yaşamını yitirmişti.
Metin Oktay’ın gol krallığı listesi şöyledir:

1956-57 İstanbul Profesyonel ligi, 17 golle,

1957-58 İstanbul Profesyonel ligi, 19 golle,

1958-59 İstanbul Profesyonel ligi, 22 golle,

1959 Türkiye ligi,11 golle,

1959-60 Türkiye ligi, 33 golle,

1960-61 Türkiye ligi, 36 golle,

1962-63 Türkiye ligi, 38 golle,

1964-65 Türkiye ligi, 17 golle,

1968-69 Türkiye ligi, 17 golle,

Kaynak:galatasaray.org

Bu konuyu arkadaşlarınla paylaş:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Technorati

Arda Turan’ın Hayatı

Cuma, 14 Ağu 2009 Nix 8 yorum

ardaKulüp Kariyeri
İstanbul Esenyurt’ta doğmuştur. 9 yaşında Bayrampaşa Altıntepsispor’da futbola başlamıştır. Burada top tekniği ve mücadeleci yapısıyla dikkat çekmiş ve 12 yaşında Fatih Terim’in beğenisi ile Galatasaray altyapısına transfer edilmiştir. PAF takımında aralıksız olarak dört yıl forma giydikten sonra Gheorghe Hagi’nin teknik direktörlüğü döneminde 2004-05 sezonunda A takıma alınmıştır. Bu dönemde forma şansı bulamamış ve kiralık olarak bir sezonluğuna Zafer Şakar’la Vestel Manisaspor’a transfer olmuştur.

2005-2006 sezonunun sonunda Galatasaray’a geri dönmüş ve Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme turunda FK Mlada Boleslav karşısında ilk maçta iki gol, bir asist kaydetmiştir.

Kısa zamanda ilk 11′in değişmez ismi olan Arda Turan, UEFA Şampiyonlar Ligi’nde Bordeaux ve Liverpool karşısında çıktığı grup maçlarında UEFA tarafından maçın oyuncusu seçilmiştir.

4 Mayıs 2008 günü oynanan şampiyonlukta önemli Sivasspor maçında kariyerinin ilk hat-trick başarısını göstererek takımın sahadan 5-3 galip ayrılmasında önemli rol oynamıştır.

Milli Takım Kariyeri
İlk kez çağrıldığı A millî Takımda, özel maçta Lüksemburg karşında forma giydi. Ayrıca ilk golünü 25 Mayıs 2008 de Uruguay’a kafayla atarak Türkiye 1-0 öne geçmiştir. 11 Haziran 2008 günü oynanan İsviçre – Türkiye maçında son dakikada galibiyet golünü atarak, UEFA tarafından maçın adamı seçilmiş ve dikkatleri üzerine çekmiştir.Arda Turan, 15 Haziran 2008 tarihinde Türkiye – Çek Cumhuriyeti maçında takımının ilk golünü atarak galibiyette büyük pay sahibi olmuş ve Türkiye, EURO 2008′de Çeyrek Finale yükselmiştir. Arda Turan Türk Milli Futbol Takımı’nın EURO 2008′de Yarı finale yükselmesinde büyük pay sahibidir ama yarı final maçında ceza nedeniyle oynamayacaktır. A Milli takımda 22 maçta toplam 3 golü vardır.

Başarılar
* Galatasaray
o Turkcell Süper Ligi: 1 (Süper Lig 2007-08)
o UEFA Şampiyonlar Ligi ilk maçında “Maçın oyuncusu” (FC Bordeaux)

* Türkiye
o Avrupa Futbol Şampiyonası maçın oyuncusu (2008) Turnuvadaki ilk maçı (İsviçre)

Milli Takım Golleri
1. 25 Mayıs 2008 Bochum, Almanya Uruguay 2-3 Hazırlık
2. 11 Haziran 2008 Basel, İsviçre İsviçre 2-1 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası
3. 15 Haziran 2008 Cenevre, İsviçre Çek Cumhuriyeti 3-2 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası

( Türk futbolunda bu aralar arda turanla ilgili 15 milyon euro eder yok şu eder yok bu eder diye haberlerle raslaşıyoruz, bana göre gerçek şudurki türkiyenin yıldızı arda, bu 15 milyon euroların çok üstünde bir değerdir  henüz 22 yaşında dünya futbol kamuoyunun gözdelerinden biri olmayı başaran arda turan akan zaman dilimi içerisinde bu fiyatı katlayarak kalitesine kalite katacaktır…

Bu konuyu arkadaşlarınla paylaş:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Technorati